Aydın'daki Avukatlar ve Elgit Hukuk Bürosu olarak sizlere Boşanma Davalarında Çocuk Hakları ve Velayet Süreci hakkında bu bilgileri aktarıyoruz.
Evlilik birliğinin temelinden sarsılması ve boşanma süreci, eşler için ne kadar yıpratıcı ve zorlu bir dönem ise, bu sürecin merkezinde yer alan çocuklar için de bir o kadar hassas ve dikkatle yönetilmesi gereken bir geçiş evresidir. Aile içi dinamiklerin tamamen değiştiği, fiziksel yaşam alanlarının ayrıldığı ve yeni bir düzenin inşa edildiği bu dönemde, hukukun en temel amacı tarafların çatışmalarından bağımsız olarak çocuğu korumaktır. Boşanma davalarında çocuk hakları ve velayet süreci, ebeveynlerin isteklerinden ziyade çocuğun fiziksel, zihinsel, ruhsal, ahlaki ve toplumsal gelişiminin güvence altına alınması esasına dayanır.
Boşanma ve velayet davalarının kalbinde yer alan, tüm yerel mevzuatımızın ve taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerin (özellikle Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme) temelini oluşturan en önemli kavram "Çocuğun Üstün Yararı" ilkesidir. Hukuk sistemimizde çocuğun üstün yararı, ebeveynlerin taleplerinin, maddi güçlerinin veya kişisel hırslarının mutlak surette önünde tutulur.
Hakim, önüne gelen bir boşanma dosyasında çocukla ilgili bir karar verirken "Anne ne istiyor?" veya "Baba ne talep ediyor?" sorularından önce "Bu çocuğun geleceği, eğitimi, psikolojisi ve sağlığı için en doğru olan nedir?" sorusunu sorar. Çocuğun üstün yararı ilkesi o kadar güçlü bir hukuki argümandır ki, mahkeme gerektiğinde her iki tarafın da mutabık kaldığı bir anlaşmalı boşanma protokolündeki çocukla ilgili maddeleri, çocuğun menfaatine aykırı bulursa reddedebilir veya değiştirebilir. Çocuğun üstün yararı, çocuğun barınma, beslenme, sağlık, eğitim gibi temel fiziksel ihtiyaçlarının yanı sıra; sevgi, şefkat, güven ortamı ve psikolojik destek gibi manevi ihtiyaçlarını da kapsayan son derece geniş bir yelpazeyi ifade eder.
Velayet, ergin olmayan çocukların bakım, eğitim ve korunması amacıyla, onların şahısları ve malları üzerinde anne ve babaya kanun tarafından tanınan haklar ve yükümlülükler bütünüdür. Evlilik birliği devam ettiği sürece anne ve baba velayeti birlikte kullanırlar. Ancak boşanma davası açıldığı andan itibaren mahkeme, sürecin sağlıklı yürümesi ve çocuğun düzeninin aniden bozulmaması için geçici tedbirler almak zorundadır.
Boşanma davası açıldığında, dava sonuçlanıncaya kadar çocuğun kimin yanında kalacağına ve diğer ebeveynin çocukla nasıl görüşeceğine dair verilen karara "Geçici Velayet" (Tedbiren Velayet) denir. Hakim, bu kararı verirken genellikle çocuğun mevcut düzenini bozmamaya, okul hayatını aksatmamaya ve o anki bakımını kimin üstlendiğine dikkat eder. Geçici velayet kararı nihai bir karar değildir. Dava sürecinde toplanan deliller, uzman raporları ve tanık beyanları doğrultusunda davanın sonunda verilecek kesin velayet kararı, geçici velayet verilen ebeveynden farklı bir yönde de çıkabilir.
Türk Medeni Kanunu ve Yargıtay içtihatları incelendiğinde, hakimin nihai velayet kararını verirken dikkate aldığı çok sayıda dinamik faktör bulunmaktadır. Bu faktörler her somut olayda farklılık gösterse de, genel hatlarıyla mahkemelerin incelediği temel kriterler şunlardır:
Yargıtay kararlarında yerleşmiş olan en temel ilkelerden biri, özellikle 0-3 yaş ve hatta 0-7 yaş aralığındaki çocukların mutlak surette anne bakımına ve şefkatine muhtaç olmalarıdır. Bu yaş grubundaki bir çocuğun velayeti, annenin çocuğun hayatını veya sağlığını tehlikeye atacak çok ağır bir kusuru, psikiyatrik bir rahatsızlığı veya madde bağımlılığı olmadığı sürece kural olarak anneye verilir. Babanın maddi durumunun çok daha iyi olması, bu yaş grubundaki bir çocuğun velayetinin babaya verilmesi için tek başına yeterli bir sebep olarak kabul edilmez. Çünkü bu dönemde çocuğun fiziksel bakımından ziyade duygusal bağı ve anne şefkati ön plandadır.
Çocuk, belirli bir olgunluk seviyesine ulaştığında kendi geleceği hakkında söz söyleme hakkına sahiptir. Türk hukuku ve Yargıtay uygulamalarında genellikle 8 yaş ve üzeri, çocuğun "idrak çağına" ulaştığı yaş olarak kabul edilir. İdrak çağındaki bir çocuğun velayeti belirlenirken, hakimin bizzat çocuğu dinlemesi veya uzman pedagoglar aracılığıyla çocuğun görüşünün alınması yasal bir zorunluluktur. Çocuk, her iki ebeveyniyle de ilgili düşüncelerini ve kimin yanında yaşamak istediğini ifade eder. Elbette çocuğun beyanı mutlak bağlayıcı değildir; eğer çocuğun tercihi kendi üstün yararına açıkça aykırı bir durum yaratıyorsa (örneğin çocuk, kendisine hiçbir kural koymadığı için eğitimini aksatan ebeveyni tercih ediyorsa), hakim çocuğun beyanının aksine de karar verebilir.
Birden fazla çocuğun bulunduğu boşanma davalarında mahkemeler, çocukların psikolojik gelişimleri, aralarındaki kardeşlik bağının kopmaması ve birbirlerine destek olabilmeleri amacıyla, zorunlu ve istisnai haller dışında kardeşlerin velayetini aynı ebeveyne verme eğilimindedir. Bir çocuğun velayetinin anneye, diğerinin velayetinin babaya verilmesi, ancak çocukların üstün yararı bunu kesin olarak gerektiriyorsa (örneğin kardeşler arasında şiddetli ve zarar verici bir uyumsuzluk varsa veya yaş farkları nedeniyle farklı ihtiyaçları bulunuyorsa) tercih edilen bir yöntemdir.
Velayet talep eden ebeveynin çocuğa sunacağı fiziksel ortam, çalışma saatleri, sosyal çevresi ve ahlaki yaşam tarzı mahkeme tarafından titizlikle incelenir. Çocuğun fiziksel veya psikolojik gelişimini olumsuz etkileyecek alışkanlıklar, şiddet eğilimi, evi sürekli terk etme gibi durumlar velayetin o kişiye verilmesine engel teşkil eder. Burada önemli olan nokta, ebeveynin kusurunun doğrudan çocuğa olan etkisidir. Eşler arasındaki aldatma (zina) gibi kusurlar boşanma sebebidir, ancak zina yapan ebeveynin iyi bir anne veya iyi bir baba olduğu uzman raporlarıyla sabitse, sırf eşine karşı kusurlu davrandı diye velayet hakkı elinden otomatik olarak alınmaz. Odak noktası her zaman çocuğun huzuru ve güvenliğidir.
Çekişmeli boşanma davalarında velayet düğümünü çözen en önemli hukuki araçlardan biri Aile Mahkemeleri bünyesinde görev yapan psikolog, pedagog ve sosyal hizmet uzmanları tarafından hazırlanan Sosyal İnceleme Raporu'dur (SİR). Hakim, tarafların iddialarını somutlaştırmak ve çocuğun durumunu bağımsız bir gözle değerlendirmek için uzmanlardan rapor talep eder.
Uzmanlar, hem anne hem baba ile ayrı ayrı görüşmeler yapar, onların yaşadıkları ev ortamını ziyaret edebilir ve en önemlisi çocukla özel görüşme ve testler gerçekleştirir. Çocuğun hangi ebeveyne daha fazla bağlandığı, ev içindeki dinamiklerin çocuğun psikolojisine nasıl yansıdığı ve hangi ebeveynin velayeti üstlenmeye daha ehil olduğu bu raporla mahkemeye sunulur. Hakim, uzman raporuyla bağlı olmamakla birlikte, uygulamada verilen kararların çok büyük bir kısmı bu bilimsel ve tarafsız raporlara dayanarak şekillenmektedir.
Geleneksel olarak Türk Medeni Kanunu, boşanma sonrasında velayetin ebeveynlerden sadece birine verilmesini öngörmekteydi. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin iç hukuka entegrasyonu neticesinde, Yargıtay'ın da içtihat değişikliğine gitmesiyle "Ortak Velayet" kavramı hukuk sistemimizde fiilen uygulanabilir hale gelmiştir.
Ortak velayet, boşanmadan sonra da anne ve babanın çocuk üzerindeki velayet hak ve sorumluluklarını tıpkı evlilik birliği içindeymiş gibi eşit ve ortaklaşa kullanmaları anlamına gelir. Çocuğun eğitimi, sağlığı, yerleşimi gibi hayati kararlar ebeveynler tarafından birlikte alınır. Ancak ortak velayetin mahkemece onaylanabilmesi için son derece katı şartlar vardır. Öncelikle her iki tarafın da ortak velayet konusunda kesin bir anlaşmaya varmış olması şarttır; taraflardan biri dahi bunu reddederse hakim ortak velayete hükmedemez. İkincisi, taraflar arasında çocuğun gelişimiyle ilgili konularda yüksek bir iletişim ve işbirliği kabiliyeti bulunmalıdır. Eğer anne ve baba sürekli çatışma halindeyse, iletişim kuramıyorsa, ortak velayet çocuğun hayatını bir kaosa çevireceği için mahkemece reddedilir.
Velayet kime verilirse verilsin, diğer ebeveynin çocuğun bakım ve eğitim giderlerine kendi mali gücü oranında katılma zorunluluğu vardır. Çocuğun iaşesi, barınması, sağlığı, eğitimi ve sosyal yaşamı için bağlanan bu nafaka türüne hukukta "İştirak Nafakası" denir. İştirak nafakası velayet hakkı kendisine verilen eşin şahsi zenginleşmesi için değil, tamamen çocuğun ihtiyaçlarının karşılanması için hükmedilir.
İştirak nafakasının miktarı belirlenirken, çocuğun yaşı, eğitim durumu, özel ihtiyaçları ile nafaka yükümlüsü ebeveynin gelir durumu, malvarlığı ve hayat standardı dikkate alınır. Bu nafaka kural olarak çocuğun ergin olmasına (18 yaşını doldurmasına) kadar devam eder. Ancak çocuk 18 yaşını doldurmuş olmasına rağmen eğitim hayatına (örneğin üniversiteye) devam ediyorsa, eğitim süreci bitene kadar anne ve babanın çocuğa bakma yükümlülüğü "Yardım Nafakası" adı altında devam eder. Ayrıca, yıllar içinde değişen ekonomik koşullar, enflasyon veya çocuğun büyüyüp ihtiyaçlarının (okul taksitleri, kurslar vb.) artması durumunda, velayet sahibi ebeveyn her zaman "Nafaka Artırım Davası" açarak belirlenen tutarın güncellenmesini talep edebilir.
Velayet kendisine verilmeyen anne veya babanın, çocuğuyla düzenli, sağlıklı ve kesintisiz bir iletişim kurma hakkı vardır. Buna hukuki terminolojide "Kişisel İlişki Kurulması" denir. Bu sadece ebeveynin değil, aynı zamanda çocuğun da temel bir insan hakkıdır. Mahkeme, velayet kararını verirken aynı zamanda diğer eşin çocukla hangi günlerde, hafta sonları, dini ve milli bayramlarda ve yaz tatillerinde ne kadar süreyle görüşeceğini gün ve saat belirterek detaylı bir takvime bağlar.
Geçmişte çocuk teslimi işlemleri, İcra Daireleri aracılığıyla, polis veya jandarma eşliğinde, adeta bir mala haciz işlemi uygulanır gibi yapılmakta ve bu durum çocuklarda derin psikolojik travmalara yol açmaktaydı. Ancak yapılan yasal reformlarla birlikte bu uygulama kaldırılmış, Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan "Çocuk Teslim Merkezleri" faaliyete geçirilmiştir. Artık kişisel ilişki günlerinde çocuk teslimi, uzman pedagoglar ve psikologlar eşliğinde, çocuk dostu ortamlarda, hiçbir masraf ödenmeksizin ve çocuğun ruh sağlığı korunarak gerçekleştirilmektedir.
Velayet hakkını elinde bulunduran ebeveynin, haklı bir hukuki sebep olmaksızın diğer ebeveynin çocukla görüşmesini engellemesi, mahkeme kararını ihlal etmesi anlamına gelir. Çocuğu diğer ebeveyne göstermemek, çocuğun o ebeveyne yabancılaşmasına (Ebeveyne Yabancılaşma Sendromu) yol açan ağır bir psikolojik istismar türü olarak kabul edilir ve bu durum velayetin değiştirilmesi için tek başına haklı bir sebep teşkil eder.
Velayet kararı kesin hüküm niteliği taşımaz; yani bir kez verildiğinde ömür boyu değişmez bir kural değildir. Şartların değişmesi halinde, velayeti elinde bulundurmayan ebeveyn her zaman Aile Mahkemesine başvurarak "Velayetin Değiştirilmesi Davası" açabilir.
Velayetin değiştirilmesini gerektiren başlıca durumlar şunlardır:
Velayet sahibi ebeveynin çocuğun bakımını ağır şekilde ihmal etmesi veya çocuğa fiziksel/psikolojik şiddet uygulaması.
Velayet sahibinin, diğer ebeveynin çocukla kişisel ilişki kurma hakkını sürekli ve kasıtlı olarak engellemesi.
Velayet sahibi ebeveynin yaşam tarzının, sağlık durumunun (örneğin ağır bir psikiyatrik hastalık veya bağımlılık geliştirmesi) çocuğun üstün yararını tehlikeye atacak şekilde bozulması.
İdrak çağına gelen çocuğun kendi hür iradesiyle diğer ebeveynin yanında yaşamak istediğini mahkemede beyan etmesi.
Velayet sahibinin başka bir ülkeye veya uzak bir şehre taşınmasının çocuğun hayat düzenini ve diğer ebeveynle ilişkisini yıkıcı şekilde etkileyecek olması. (Ancak sadece taşınmak veya yeniden evlenmek, tek başına velayetin değiştirilmesi için yeterli değildir; bu durumun çocuğa doğrudan olumsuz etkisinin ispatlanması gerekir).
Boşanma süreci, yetişkinlerin dünyasındaki bir bitişi temsil etse de, çocuklar için yeni bir yaşamın başlangıcıdır. Boşanma davalarında çocuk hakları ve velayet süreci, tamamen çocuğun ruhsal ve fiziksel bütünlüğünü korumaya odaklanmış, uzmanlık gerektiren, hassas ve çok katmanlı bir hukuki alandır. Ebeveynlerin bu süreçte hukuk sisteminin rehberliğinde, kendi çekişmelerini bir kenara bırakarak çocuğun üstün yararına odaklanmaları, çocuğun gelecekte sağlıklı bir birey olarak topluma karışabilmesi için atılacak en önemli adımdır.
Bu nedenle, velayet talepleri, iştirak nafakasının hesaplanması, ortak velayet protokollerinin hazırlanması veya ihlal edilen kişisel ilişki haklarının tesisi gibi konularda kulaktan dolma bilgilerle değil, güncel hukuki içtihatlara hakim, uzman bir yaklaşım benimsenmesi hak kayıplarını önleyecektir.